Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

17 Mart 2019 Pazar

1 yılda...

1 yılın benden aldıkları, bana kattılarından fazla, önce onda bi' anlaşalım. kazandırdığı kaybettirdiğinden fazla olan herhangi bir yıl hatırlamıyorum son 10 yılda. Ama benim hâlâ umudum var. Mutluyum ve memnunum.  Be tuhaf bir biçimde ümit etmeyi hiç bırakmamış olduğumu farkettim. Gelelim listeye...
1. Az önce

4 Şubat 2017 Cumartesi

Sadece

Ara vermek iyi gelmiyor bana. Verdiğim arada daha yıpratıcı şeylere vakit harcadığımı farkettigimde özellikle. İzledim yazı yazmayı.  Saçma sapan bir platformda birer cümlelik fikirlerle garip garip şeyler yaptım. Üç beş kişi aynı fikirde olur mu benle diye düşündüm. Sonra bir döndüm ki o da ne? Orasının olayı bambaşka imiş. Meğer başka ilişkiler dönüyormuş. Beni de kendilerine benzetiyorlarmış. Söz veriyorum artık duygularımı sadece buraya yazacağım.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

1 yıl

                            Tam bir yıl oldu.
                  Hayatıma giren ilk erkeği, 
                   babamı kaybedeli tam bir yıl.
              Ben bir anda büyümek zorunda kalalı, 
         Abim kendini tuvalete kapatıp hıçkırarak gizlice ağlayalı,
Amcamla gözgöze gelip, gitti gelmeyecek değil mi diye soralı ve 62 yaşında koca adam cevap veremeyip yere çöküp gözyaşı dökeli tam bir yıl. 
Bir daha asla  eskisi gibi olamayacağımı farkedeli ve bu acının hiçbir zaman gecmeyecegini anlayalı tam bir yıl. Ben yapayalnız ve tek başınaligimi percinleyeli tam bir yıl. İçimde tüm duygularım düğüm düğüm olalı, daha az konuşmaya daha az paylaşmaya başlayalı tam bir yıl. Anne olmanın ne kadar zor olduğunu, yeri geldiginde üzüntüyü kederi bir kenara bırakıp oğluma sarılmak zorunda oluşumu farkedeli koca bir yıl. Duygu gel gitlerinden aklımı oynatacak duruma geleli, kendi kendime iyileşmeye çalışalı yine kocaman bir yıl. 
Ne çabuk geçti diyemeyeceğim. 
Başkalarına değer de geçer, beni deler de geçer çünkü. 
Aslında hiç geçmez de. 
Neyse işte. 
Babam...
Seni delicesine özledim. 

14 Nisan 2016 Perşembe

Çelınc 2

     Çelınc'imizin ikinci gününde beraberiz. Soruları merak eden olursa Sonik sayesinde tanıdığım sevgili  Saçaklı'nın not defteri'nden aşırmış bulunuyorum. Soruların tamamı için ise  buraya bakabilirsiniz. Gelelim 2 no'lu soruya;
   🎪 Göbek Adınız ve Sizin İçin Önemi
         Öyle hayatımın parçası olan bir göbek adım yok benim. Daha doğrusu ikinci bir ismim var aslında ama göbek adı sayılır mı emin değilim. O isim de; "Asude". Lisede birkaç arkadaşım dışında kimse de hayatım boyunca bilmedi. Akrabalar bilir ama. Bizim ailede baba tarafında çocukların isimleri çoğunlukla soyadimiza uyumlu konulmuş. Şimdi söyleyip deşifre etmek istemem:) Haliyle benim ismim de öyle. Ama sanırım annem bu ismi bana vermek çok istemiş ve bir şekilde nüfus kağıdıma yazdirmamislar. Ama ozellikle küçükken sık sık bu ismi duyardım. Hatta iyice kısaltıp Sude de derlerdi. Kendi ismimi tercih ederim o ayrı. Ama yine de fena değil gibi sanki.

13 Nisan 2016 Çarşamba

Çelınca geldim

Pek sevgili blog arkadaşım sonik hanımcıgım beni çelınca davet eder de gelmez miyim? Hem de müzik! Hem de yazmak! Oh çok şahane. Söz verdim, 30 gün kopmak yok. Başlıyoruz efenim.

🌟Müzik listenizden 10 şarkı ve hissettirdikleri.
    Evett, önce şöyle söyleyeyim, müziği telefondan kulaklıkla dinleyenlerdenim. Çünkü başka türlü fırsatım yok. Benim eski telefon ufak, minik uyarılar vererek bir gün temelli aramızdan ayrıldı. Yeni telefona müzikleri eklemek da kolay olmuyor. Çoğunlukla internetten indirerek kaydediyorum. O nedenle de şu an listemde eskiye oranla daha az parça var. Daha az dediysek 120 civarında falan. Çok da şaapmayin yani.

🎧 1. Radio head- weird fishes
      Her türlü müzik dinlenebilir aparata ilk yüklediğim parça bu. Bu parçayla tanışalı yaklaşık 7-8 sene oldu. Ve etkisinden bir gram bir şey eksilmedi. Bir arkadaşım vardı. Vakti zamanında özel olmuş biri. Tam bir radio head fan'ı. Berlin'e konsere gittiğini biliyorum. Laf olsun diye değil. Düşünsene, nereye gidiyosun? Konser var kaçıramam. Hoop uçağa. Onun sayesinde ben de radio head ile baya bir yakınlaştım. Hâlâ "ömrünün sonuna kadar dinlemek için bir sanatçı seç" deseler grup olarak seçeceğim iki tercihten biri.
    Bu parçaya gelecek olursak, eski yazılarımdan birinde paylaşmıştım diye hatırlıyorum. Benim icin o kadar anlamlı ki her dinleyisimde ister istemez gözlerimi kapatıp hayallere dalıyorum.  Sanki yuzdukten Sonra kollarımı iki yana açıp sırt üstü kendimi denize bırakmışım hissi veriyor bana. Saçlarım da suyun içinde savruluyor gibi. Kulaklarımda deniz altının sesi ve masmavi gökyüzünü izliyorum sanki.

🎧 2. Bill withers-Ain't No Sunshine
      En sevdiğim filmlerden biri "Notting Hill". Hani Julia Roberts ve Hugh Grant'ten ağır romantik bir film var ya. O filmi seven herkesin en çok hoşuna giden sahnelerden biri Hugh sokakta yürürken mevsimlerin değiştiği sahne. İşte o sahnede arkada çalan parça bu. Benim de ilk dinleyiste aşık olup Allah'im ne ki bu diyip hemen araştırdıgim parça. Bu da bana filmden etkilendigimden olsa gerek, aşkından ölen bir adamın sevdiği kadın için söylediği, gururluyum ama yine de ölüyorum görmüyor musun parçası gibi geliyor hep.

🎧 3. Depeche Mode-Wong
      Radio head için hani ölene kadar dinlemek üzere seçeceğim iki şıktan biri demiştim ya. Depeche Mode da ikincisi işte. Asla dinlemekten bikmayacagim, tekrar tekrar sıkılmadan dinleyecegim parçaları var. Ve şarkı da ayırt etmem. Baya hepsini çok seviyorum. Gelelim Wrong'a. Sözleri çok etkileyici bence.

           On the wong day of the wrong week
           İ used the wrong metod with the wrong              technique.

🎧 4. Franz Ferdinand-Take Me Out
      Esler bırakılarak bestelenmis yüksek ritmli parçaları oldum olası çok sevmişimdir. Hani kafayı parçaya eşlik ederek düşünmeden otomatik  salladigimiz türden. Bir de bunu her dinlediğimde aklıma gelen ilk sahne 25. doğumgünüm, yanımda lise sıra arkadaşım ve en yakın arkadaşım, zıplıyoruz.  Yaşlandık kızım diyor bana biri. Yanında erkek arkadaşı var. Sakin olun kızlar diyor bize. Baya baya yaşlandık diye düşünmüştüm.

🎧 5. Cem Adrian-Yağmur
      Bu çocuğu seven çok fazla kişi yok sanki. Üzülüyorum o yüzden. Fazıl Say da bunu biliyor bence. Korkmuyorum artık senden gece, korkmuyorum hiç korkmuyorum diyor ya, içime bir güç doluyor. Hayatta kalmak zorundaymış gibi hissediyorum. Vazgeçme lüksüm yokmuş gibi. Dayanmak zorundaymisim gibi. İyi ki de öyle.

🎧 6. Sezen Aksu parçaları
      Seçip yazayım dedim ama olmadı. Hepsine bayılıyorum.  Bu kadın bizimle aynı dünyadan olamaz. O şarkıları yazarken yaşadığı acıyı hayal etmeye çalışıyorum da. "Al yüreğim senin olsun, yüreğim bende kalırsa yaşayamam" nedir ya. Şu anda bile tüylerim diken diken oldu. Yaş farketmeksizin kusursuz. Ah Uzay ah. N'aptin bu kadına böyle.

🎧 7. Beirut-In The Mosaleum
      Bunu dinlerken ülke değiştirmiş, tamamen yabancı bir ülkeye gitmiş, karışmış kafamla şehrin en popüler caddesinde bir kaldırım taşına oturmuş, gelip geçeni izledigimi hayal ediyorum hep. Tercihen dizlerimi karnıma çekmiş olayım.

🎧 8. Jonna Selle-Diamonds
      Bu Diamonds, bildiğimiz Rihanna'nın Diamonds. Parçayı oldum olasi severim. Bu cover'ı da müzik zevkini beğendiğim bir arkadaşım tesadüfen dinletmişti. Öyle güzel öyle yumuşak söylüyor ki. Dinlemeye doyamiyorum. Dinlemeyenler için de bu çocuğu şiddetle öneriyorum.

🎧 9. Dido-Stan
      Nasıl eski bir şarkı bu değil mi? O geldi ama aklıma. Çoluk çocuk sahibi olup, ailevi sorunlara boğulunca müzik dinlemeyi bir kenara bırakmak zorunda kaldım. Oysa ne çok severim. Hayatımın ciddi bir bölümünü müzik dinlemeye ayırırdım. Bir discmanim vardi. Oyle ipod'dur, mp3 çalardır gec kaldi bize. Sonradan yetişti. Öğrenciyken de Bornova'dan Buca'ya giderken discmanim ve pillerim olmadan otobüse binmezdim. Zaten araç tutuyor hâlâ. Mutlaka oyalanmam gerekliydi. Dido şarkılarının %90 ini bu yolculuklar sırasında ezberlemisimdir. Ama Stan'in yeri ayrı. Hâlâ o zamanki ezberimle her sözcüğün yanında her vurgusunu dahi biliyorum bu parçanın. Sonuçta işin içinde "Vanilla Sky" var. Benny the dog. Bunlar da böyle hisler işte.

🎧 10. Teoman-Renkli Rüyalar Otel
      Çok nostalji yaptım. Finalde de bozmayayim istedim.
        "Sarhoş olsak ya, tek vücut olsak ya.
         Yüksek dozaj kalıp burda mutlu ölsek ya".
     Teoman seviyorum, bu bir gerçek. Teoman demek artık çok uzak hayatlar yaşadığım eski en yakın arkadaşım demek. Ölesiye hayran ve aşıktı. En çok konserine gittiğim şarkıcılarda ilk üçe girer.
   Arkadaşımla konsere gide gele bağlandım ona. Bana kalsa herhangi biri olarak kalırdı. Teoman demek günler öncesinden konser için evden izin koparmaya çalışmak demek.  Konser mekanına en erken gitmek demek. Onu her gördüğünde ağlayan arkadaşıma anlam verememek yine de yanında olmak demek. Kısaca gençlik demek.

      Bu çelınc çok iyi geldi bana. Müziği özledim. Müziğe vakit ayirabilmeyi de. Çok teşekkürler Sonik'cigim.


12 Nisan 2016 Salı

Kuşlar

Tam üç senedir anneyim. Aynı zamanda kendi mesleğimden  ötürü çocukların pek çok davranışını çözdüm diye düşünüyorum. Bazi noktalar hala eksik tabi ama mesela nasıl oluyor da ufaklıkların gözünü açar açmaz yataktan fırlayıp oyun oynamaya başladıklarını anlayabilmiş değilim.  Bu modeller anında güne baslayabiliyorlar. 
Bu sabah yine erken saatte bucurun servise binmesi için evden çıktık. Servisi kaçırma korkusuyla ben acele acele sokağın karşısına geçmeye  ve ufaklığı da oyalanmadan yürütmeye çalışırken kızmaya ve sinirle seslenmeye hazırlanıyordum.
Benimkinin yüzü havaya dönük boş boş bakarken gördüm.
E hadi ama, servis bizi görmeden geçip gidecek şimdi, dedim.
Benim minik melek de, yine yüzü gökyüzüne dönük, gözlerini kırpıştırıp  gülümseyerek
"Annecim dünyada  ne kadar güzel kuşlar var böyle baksana?" Dedi.
Bende ve hatta bizde eksik olan şey işte bu yaşam enerjisi. Bütün küçük minnoslarda da hep böyle yüksek olur umarım.

5 Nisan 2016 Salı

3


Hepsi geçecek demiştim sana.
Bu karanlık günler bitecek, hayatımız düzene girecek, iki kişi şahane bir hayatımız olacak demiştim.
Ama sabretmemiz gerekiyordu. Yapmamız gerekenleri kafamda kalem kalem listelemiştim tüm hayat acemiliğime rağmen. Tek başıma ne yapacağımı bilmez haldeyken bile duzelecegini biliyordum. Evet çok zordu, gerçek bir sınavı beraberce atlattık. Hâlâ da devam ediyoruz. Daha da mutlu olacağımız günler var önümüzde. Tam 3 sene önce bugün seni kucağıma almak için süslü süslü hastaneye gittim. Saçım fönlü, biraz makyajla. Sonrasında olacaklardan habersiz. Ameliyathanede ağlamanı ilk duyduğumda senden daha fazla ağladığımı bilmezsin sen. Dokorum "annesi de görsün" diyip seni yüzüne yapışmış saçlarınla ilk görüp öptügümde simsiyah rumelin bir dakika önce anne karnından çıkmış olan senin yüzünü simsiyah yaptığını ve oradaki herkesin güldügünü de bilmezsin. Ben hâlâ her saniyesini hatırlıyorum o günün. En büyük pişmanlığım da hani klasik anne bebeğini kucağına alır, ilk fotoğrafları çekilir ya, bizim senle o günden bir tane bile fotoğrafımız yok. Fotoğrafçıya gerek yok yaa diyenleri dinlediğim için hayatım boyunca pişmanlık duyacağım.
Sana her şey duzelecek demiştim. Şimdi hadi sil baştan diyenlerin bunu söylemeye nasıl cesaret edebildiğine de inanamıyorum. 
Daha da güzel olacak hayatımız. Daha neşeli, daha umutlu ve baloncuklu. Bu sabah sana "günnaydınn! Bugün senin doğumgününn !" dediğimde doğumgününde almamı çok istediğin için "annecimm kepçe mii !?" dediğin saflıkta ve mutlulukta bir hayat senin olsun bebeğim. Hergün defalarca dua ettiğim gibi, Allah benim ömrümü, benim sağlığımı sana versin.  Nice mutlu yaşlara güzel oğlum.

3 Nisan 2016 Pazar

uzak kaldım uzak

Bu hallere düşecek insan miydim ben yahu. Son zamanlarda kendi blog sayfama bırak yazı yazmayı,  yorum yazan biri varsa ayıp olmasın diye ziyaret etme sıklığım 40 günde bir'e düşünce tabi, pek de hoş olmadı. Zaten unuttu herkes beni. Misal dünkü sayfa ziyaret sayısı 5 imiş. Bence çok bile. Ben olsam bakmazdım bile. Neyse efenim. Oğlum için yazdığım bir günlük var. Ona yazma sıklığı da azaldı.  Ve her yazdığımda bana o kadar iyi geliyor ki, kesinlikle daha sık yapmalıyım, bi daha bu kadar arayı acmayacagim  diyorum. Ama olmuyor. Yine birkaç haftada bir ancak yazıyorum. Blog da öyle oldu benim için. Değişik ve anlam veremediğim bir şekilde uzaklaştım. Yazmak da okumak da gelmedi içimden. Olur öyle arada herhalde ne bileyim. Eskiden hep yazmayı konuşmaya tercih ederim derdim. Yoğunluk artınca vakit ayiramiyor insan, gevezelik yapmak daha çok işine geliyor. Yine bir " daha sık yazacağım" durumum var. Bakalım artık, olursa. İnş cnm ya.

18 Mart 2016 Cuma

10 Şubat 2016 Çarşamba

6 ay

Günler bile geçmek bilmiyorken, nasıl oldu da 6 koca ay geçti üzerinden. O korkunç gün yaşanalı yarım yıl olmuş bile. Babasını 5 sene önce kaybeden bir arkadaşıma bir ay olduğunda zaman çok yavaş akıyor, daha sadece bir ay oldu demiştim. O da bir süre sonra yılların bile nasıl geçtiğini anlamayacaksin demişti. Hiç de öyle olmadı. Içimi yakarak, kalbimi kanatarak geçti aylar.  Hâlâ günde en az 10 kez hatirlayarak. Sanki acım hafifleyecekmis gibi daha fazla, daha uzun düşünerek. Tam da "tamam, artık kurşun bile geçirmem ben" dediğim bir dönemde. Buraya acımı yazabilmeyi çok isterdim ama kalbimdeki o yer, benim gizli mabedim oldu.  Sadece çok ama çok fazla özledim. Anlatamayacagim kadar çok. 

19 Ocak 2016 Salı

19

Tam bir yıl önce bugün hayatım eksiden artıya dönmeye başladı, 
Tam bir yıl önce bugün çok şükür Ankara'dan kurtulduğumuz haberi geldi. 
Gece yarısı ben koskoca kadın, kurtulduk buradan diye sevinç çığlıkları attım, o sırada bir bucuk yaşında olan oğlum da ne olduğunu bilmeden benle zıpladı.
Anneme ve rahmetli babama yaptığım eziyetlerin  Ankara ayağı sona erdi. Sonra da sorunlar oldu elbette ama en azından deplasmanda değildim. 
Gece 12 de mutlu haber alıp sevinçten uyuyamadim geçen yıl bugün. 
Sabah uyanır uyanmaz nakliye şirketi ayarladim ve yine aynı gün kolileri zevkle bulup yığdım eve. Okul kapısında karşılaştığım arkadaşımla tek kelime etmeden sarılıp ağladım. O "ben demiştim her şey duzelecek diye, gördün mü işte" dedikçe daha da çok ağladık. 
Tam bir yıl geçmiş üzerinden. Bolca umut ve azimsanmayacak bir miktar da hüzün içeren bir yıl. Hâlâ da umutluyum. Başıma gelenleri olgunlukla karşılamaya çalıştım hep. Çünkü biliyorum ki bu dünyada her şey insanlar için. Mutluluk da, acı da, ölüm de. Her şeye alışıyor insan. Yoksa nasıl hayatta kaldırdık. Annemin hep dediği gibi, Allah bugünümüzü arayacak başka acı vermesin.

7 Ocak 2016 Perşembe

Yola Devam

Yoo hiç yorgun değilim. 
Hasta olabilirim. Hatta mide bulantısından dışarıya adım atamayacak kadar kötü. Ateşim bir türlü düşmüyor da olabilir.
Oğlumun öksürüğü bir türlü geçmiyor da olabilir. Neden neden diye panik halde felaket senaryoları kafamda oradan oraya köşe kapmaca oynuyor da olabilir. Olumlu bir şey söyler diye doktorun gözünün içine bakıyor ve sonunda allerji bu deyip elime bir e-recete numarasi tutusturmasini da izliyor olabilirim. Tüm bunlar olurken oğlumun bu sabah uykudan uyanır uyanmaz ilk söylediği şey "annicim babam beni bırakmaz di mi" de olabilir. Yine de sogukkanlilikla karşılıyor ve onu tatmin edecek cevaplar veriyor olabilirim. Depresyondaki gelinin abimin kalbini paramparça edişini uzaktan sessizce izliyor ve bebekleri bir kaç aylık olana kadar başka krizler yaşamamaları için dua ediyor olabilirim. 
Tipik "beni kimse sevmiyor, ne kadar yalnızım" triplerine sil baştan girmiş de olabilirim. Yetişmem gereken bir sürü şey ve bazı günler girmem gereken 10 saat ders olabilir. Müdür türlü çeşit ego tatmini için bizi harcıyor da olabilir.
Babamı çok ama çok özlüyor da olabilirim.
Yine de koşturmacadan kaçmıyorum. 
Hastalığımi ayakta atlatiyorum. 
Oglum için umutsuzluğa kapılmıyor ve ilaçları düzenli kullanirsam kesin geçer, üzme kızım kendini diyorum. 
Oğluma anne baba temalı uygun cevaplar vererek en az hasar alması için çabalamaya devam ediyorum ki; daha yeni başlıyoruz farkindayim. 
Abim için kendisinden daha çok üzülmekten kendimi alikoyamasam da; koca koca insanlar, bir hal çaresi bulurlar sanırım diyip sakin kalmaya çalışıyorum. 
Bugün ölsem arkamdan gözyaşı dökecek yine de iki üç kişi vardır be diye düşünüyorum. Yorgunlugumu,
Allah'tan para kazanabildigim bir işim, bir mesleğim var da kosturuyorum diye benden beklenmeyecek bir Optimist bakış açısı ile geciştirmeye çalışıyorum. Kim takar müdürü diyip kulaklarımi tikayip sınıfa giriyorum. Babam için de çok çok dua ediyorum. Çoğu zaman içimden, kabri basinda da yuksek sesle onunla konuşuyorum. Olup bitenleri anlatıyorum. Delilik mi? Bilmem belki ...
inanılmaz yağmur yağan bugünlerde kimse islanmasin diye yavaş araba kullanıp kaldırımlardan uzak duruyorum. Işte bir şekilde yüreğime güneş koyuyorum, yüreğime yıldız koyuyorum,  yola devam ediyorum. 

26 Aralık 2015 Cumartesi

Bi' takım düşünceler

Bazı şeyler  hiç değişmese  keşke. 
Oğlum hep süt koksa,
Bir zamanlar en yakın arkadaşım ve tek dostum olan lise arkadaşım aynı samimiyetle tekrar hayatıma girse,
kimse kimseye iki yüzlü davranmasa, doğal olsa ve o kişiyi hayatına almak isteyip istememe kararını saygıyla karşılayabilse, insanlara gösterdiğim özeni aynı şekilde onlardan görebilsem, daha az dedikodu yapabilsem,  daha fazla sevap işlesem, böylece ölmekten de daha az korksam, benim arkamdan da daha az konuşsalar, bendeki hatır kredilerini son zerresine kadar zorlamasalar,  hep başkalarının hayatıyla ilgilenmeyi bir kenara bıraksak, başkalarının üzerinde hem ruhsal hem fiziksel fıldır fıldır dolaşan gözlerimizi azıcık da kendi üzerimize çevirebilsek, birazcık görebilsek, kalbimdeki kumbaraya daha fazla iyilik atabilsem, sevdiğimize "yara" değil de "yar" olsak,  hayati da hep yerli malı haftasında bonibonlu kurabiye gören çocuk sevinciyle yaşasak, olmadık zamanlarda akmaya hevesli gözyaşlarım için daima çantamda fondoten ve rimel taşımak zorunda olmasam, yaptığı şeyden memnun olup "ay kendime teşekkür ederim" diyen annem gibi -bazen bile olsa-kendimi sevebilsem, geçmişin geleceği etkilemesine bu kadar izin vermesem... ve daha bir sürü şey...

15 Kasım 2015 Pazar

öf pöf

                 
Anlık yaşıyorum her şeyi. Aniden parlayip aniden sakinleşiyorum. Yaşlanıyorum ama galiba bir türlü büyüyemiyorum. Çabalıyorum, didiniyorum ama memnun edebildiğim tek bir kişi bile olduğunu sanmıyorum. Eski uğraşlarıma dönmek istiyorum ama vakit bulamıyorum. Yine de umutluyum. Evet ailece mutsuz şeyler yaşadık üst üste. Bunda benim payım da yadsinamaz. Babamı kaybedeli yüz yıl olmuş gibi geliyor ama daha beş gün önce üçüncü ay bitti. Oğlumu mutlu ediyorum saniyorum ama öyle eften püften sorunlar çıkarıyor ki kendi kendime  neden diye sormaktan kaç bin beyin hucremi helak ettim bilmiyorum. Hani büyük olsa çocukluğuna ineyim diyeceğim de zaten küçücük.  Düşün düşün bulamıyorum. Veya sadece çocuk işte yapar diyip geçmek daha mı iyi bilmiyorum ki. Eskiden kendimi dinlemeye vakit ayirirdim. Özellikle bunun için zaman yaratırdım.  Artık pek hatta hiç yapamıyorum. Içimde birikenleri sakince bir oturup düşünemiyorum. Bu yüzden de sanki hafiften ruhumu zehirliyorum gibi geliyor. Ne yapmalı ne etmeli azıcık uzaklaşabilmeli. Hatta pek zamanı değil ama bu fotoğrafın çekildiği şehre gidebilmeli.

10 Kasım 2015 Salı

Toz duman

Bugün radyoda eskilerden bir parça denk geldi. Yaşar'dan "beni koyup gitme". Dinlemeyeli o kadar uzun zaman olmuş ki. Bir zamanlar çok severdim. Çok anlamlı gelirdi. Şimdi ise müziği insanı başka anılara daldırıyor. Vay bee neler yaşadım, türünden şeyler. Şarkının sözleri aslında pek bir manidar. "Seninle gelmeyeceğim, yine de beni koyup gitme ne olursun". Tam benim tarzım. Ben bir sey demeyeyim ama keşke gitmese. Hayatım hep öyle geçti. Çoğunlukla ben terketmis olsam da, bunun sembolik bir durum olduğunu,  asıl terkedenin insanı bırakıp gidecek duruma getiren olduğunu bir turlu anlatamadim kimseye. Tabi bir de kalanın durumunun gidenden daha zor olduğunu da düşünenlerden olduğumu da belirtmek isterim. 
Kendimle başbaşa kalmayı hep cok sevdim. Bazen istemeden bazense gönüllü olarak. Çoğunlukla hadi  "içimdeki çocuk"la biraz oynayayim iyi gelir derken, dönüp baktığımda onun  çoktaan gitmiş olduğunu gördüm. Güçlü görünmeye çalışmak en sevdiğim zaten. Hep de ya gözüme bi' şey kaçar ya da soğan çok acı çıkar. Ya da rüzgardan toz zerrecikleri gözümü yaşartır. Kimse de ustelemez. Cok iyi bahane üretirim. Sonbahar da bitti. Artık mevsim kış. Gözüme kaçacak toz duman çok olur mu bilemiyorum.  Ama şundan eminim  ki bu kış da en az geçen yıl olduğu kadar sert geçecek. 

8 Kasım 2015 Pazar

sen geçerken sahilden sessizce...

        Hayat tüm yogunlugu ve kosturmacasiyla devam ediyor. Zaten havalar da sogudu, depresif ruh halimden gecilmez artik. Aglamali, yagmurlu yazilar eklerim arada. Sağolsun Deep benim mim yapmayı ne çok sevdiğimi bildiğinden artık nerdeyse hepsine beni de ekliyor. Kendisine teşekkürü borç bilirim efenim. Bugünkü mimimiz ise deep sayesinde keşfettigim Ebrar'in tatlı blog sayfasından bir alıntı.  Bir fotoğraf seçiyoruz ve onun hissettirdiği, hatirlattigi şeyleri karaliyoruz. Benim çok sevdiğim bir iş. Eskiden fotoğraflara küçük öyküler yazardım. Tam benlik yani. Aslında daha uzun yazmak isterdim ama şimdilik idare edelim.

"Zaman alışmayı öğretir belki ama unutmayı asla...
Zamanla hersey silinir  sanıyor insanoğlu ama kandirmacadan başka birşey değil. Hicbirsey silinmiyor. Sadece ve sadece erteleniyor. Ve öyle bir an geliyor ki onca zaman içinde kendini kandırmış olduğunu anlıyorsun. Sonuç; hüsran. Başa dönüyorsun, geldiğin noktaya. Işte başladığım noktadayim şimdi. Herşeyi yeniden yaşamaya gücüm yok, ama yine de kaybettiğim ve belki de bir daha asla yakalayamacağım, yasayamayacagim yaşantıların hayalini kuruyorum. Geçmişi düşününce kafamda beliren tek bir cümle var: Herşey için çok geç.
Günlerdir yağmurlar yağıyor ruhuma. Hızını hiç kesmeden nasıl böyle aralıksız yağıyor anlayamıyorum. Aslında çok da Şaşmamak gerek. Ben üç saat boyunca nefes bile almadan aralıksız aglayabiliyorsam...
Kapattım gözlerimi. Bir daha açmamak ümidiyle. Herşey kararsın, aydınlık görmek de istemiyorum. Çok geniş, kocaman, uçsuz bucaksız bir denizdeyim. Turkuaz renkli. Küçücük bir saldayım ve sürüklenip gidiyorum. Deniz ve akıntı beni nereye sürükleyecek bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Eskiden olsa yardım çağırmak için yollar arardım. Ne bileyim, helikopter geçse el, kol falan sallardım. Ya da yakınımdan bir gemi geçsin diye dua ederdim. Şimdiye sadece denizi seyre dalıyorum. Umutlar büyüterek sabrediyorum."
Benim mimlemek istediğim tek kişi sonik hanim. Onun cümlelerini merak ediyorum çünkü. O da şu ara yazmaya pek vakit ayiramiyor ama yine de ben mimlerim ve giderim:)

29 Ekim 2015 Perşembe

Bile Bile

   
Sana bölünüyorum defalarca. Hiçbir matematik işlemi yeniden toplanmamı sağlayamiyor. Önümdeki kitabın kapağındaki kadının gözlerinde kendimi görüyorum. Tutamıyorum kendimi. Çarpılarak aglıyorum. 
    Tutuyorum sonra kalbimin elinden, başını ve sonunu bilmediğim yolculuklara çıkıyorum. Geçtiğim yerleri, aştığım ve aşamadıgım herşeyi; soyut, somut varoluşlari gösteriyorum ona. Varlığımdan pişmanlık duyup ölmeye karar veriyorum; korkakligim tutuyor, beceremiyorum. Elimde aşkım, kendime saplayamadan kalakaliyorum. Siyahlardan siyah beğeniyorum, daha karayı bulmaya çalışıyorum. Malesef bunda hiç de zorlanmiyorum. Tüm renkleri siliyorum hafızamdan. Renk duyumsamalarim sıfırlaniyor. Kırmızı, mor, mavi, yeşil sağırı oluyorum. Kulak zarımı delebilmek için elimden geleni yapıyorum. Hatta çığlıklar atarak aglıyorum. Ama... hâlâ sağlam kulaklarım. 
    Acılar içinden acı seçiyorum. Binlerce çeşidi varmış meğer. Her gün birini yaşıyorum. Doyamiyorum üzülmeye. Dozunu arttırıyorum. Her gün biraz daha, daha fazla... Ta ki bedenim ve ruhum acıyı hissetmeyecek kadar uyusana dek. Sonra yağmur yağıyor. Yağmur giyiniyorum. Her yanımda damlalar. Kendi gözlerimi görüyorum damlalarda. Yağmur damlalarinin aslında bilindiği gibi saydam ya da yarı saydam olmadığını görüyorum. Ben ne anlam yüklersem o oluyor küçük saf sular. Şekil ve anlam degistiriyorlar sürekli. Dayanamıyorum bir süre sonra, yağmur soyunuyorum. Atıyorum tüm ıslaklığı üzerimden. Gözyaşlarımla yağmur sularını karıştırıp bol tuzlu karışımlar elde ediyorum. Sonra yutuyorum onu, ne içtiğimi anlamadan. Tatsız, tutsuz birşey olduğuna inandırıyorum kendimi. Gözyaşımın tuzunu itiraf edemiyorum. Kalan karışımla da yazılar yazmak istiyorum. Ama sözcükleri bir yere oturtamiyorum kafamda. Kullanmıyorum hiç ama hiç. Bir kez olsun noktalama işaretleriyle birbirlerinden koparmiyorum. Birleşik Sözcük Krallığı kuruyorlar. Beni de başkan seçiyorlar. Ben de onların haklarını koruyorum. Var olma ve sevilme haklarını...
       Sana bölünüyorum yine. Senli ve sonlu düşler kuruyorum. Seni ölesiye seviyor ve delicesine nefret ediyorum senden. Seni önce öpüyorum, sonra sana zarar veriyorum. Ben... Şizofrenlesiyorum. Dengeye oturtamiyorum bir türlü. Çevresinde dolaniyor ama bir türlü mesafeyi sıfırlayamiyorum. Aramızda hep bir yarıçap uzaklığı kalıyor. Tutuyorum herşeyi içimde, ne varsa hapsediyorum. Müebbet cezalar veriyorum duygularıma. Nefs-i mudafaadan bile yararlanamiyorlar. Sorgusuz sualsiz atıyorum zindanlara. Hiç gün ışığı gormelerine izin vermiyorum. Orada kararıp, çürüyüp yok olmalarını bekliyorum. Sonsuza dek bozulmadan orada kalacaklarini bile bile...

28 Ekim 2015 Çarşamba

Random play mim'i

  Sonunda bizi sömestr tatiline kadar bir süre daha idare edecek tatil başladı. Birkaç gün ama eminim ki çok iyi gelecek. Gerçi her tatil günü  için  şimdiden planlamalar yapıldı. Malesef ki pek boşluğum yok ancak yine de okula gitmeyecek olmak bile benim için yeterli. 
    Pek sevgili deeptone çok ısrar edince  (!) mim yapasım geldi. Ben de random play mim'ini yapmaya karar verdim. Evet başlayalım:

1. Iyi biri misin diye sorarlarsa cevabın?
Eskiden olsa yok yahu, herkes kadar iyiyim, öyle farklı bir temiz kalplilik durumum yok derdim. Eski derken yaklaşık 1.5 - 2  yıl öncesini kastediyorum. Ama az zamanda çok kötü insanla karşılaşınca insan kendinin ne olduğunu çok daha iyi anlıyor. Empati yapınca ben hayatta böyle yapmazdim dedikçe daha iyi tanıyor kendini. Ve evet iyi bir insan olduğumu söyleyebilirim çünkü kimse için kötü bir düşünce geçmiyor aklımdan. Çakallik yapıp günü kurtarma gibi birsey de yaptığımı hiç hatırlamıyorum. Biz büyüdük ve kirlendi dünya ama bende hâlâ temiz bir yan var. Öyle de kalacak.

2. Kendini nasıl tanimlarsin?
Iyimser  diyesim geldi ama emin olamadım. Panik halinde oldukça pesimist olabiliyorum çünkü. Yine de simidin ortasındaki boşluğu değil de kendisini görebildiğime göre ... eğlenceli olduğumu düşünüyorum. Hayalperest ama gerçekleştirilebilir hayaller kuran. Cesur. Çoğu zaman da geveze bir insanım galiba ya. Insanların kafasını şişiriyor olmaktan korkuyorum bazen çünkü. 

3. Bir erkekte hoslandigin şey?
Dürüstlük. Koşulsuz, beyaz yalan bile olmayacak şekilde, tamamiyle dürüstlük. Bir de eğlenceli olacak. Aksi düşünülemez.

4. Bugün nasıl hissediyorsun? Bugün ve son birkaç gündür umutlu. Tekrar gülmeye başladım. Kahkaha bile atıyorum daha ne olsun.

5. Yaşam amacın ne?
Oğlumun mutlu bir hayat geçirmesini sağlayabilmek. Hayallerinin peşinden gidebilen, kendini de başkalarını onemsedigi kadar önemseyen, kadınlara saygılı, yabancı bile olsa koruyan kollayan  bir genç adam olarak yetişmesini sağlamak. Bir de artık kendi mutluluğumu da önemsiyorum. Kendi umutlarımin da her mevsim yeşil kalması için çabalıyorum.

6. Hayat motton ne?
Bilmemek mutluluktur. Denedim yüzde yüz çalışıyor. Hosuna gitmeyen bir konuyu ne kadar çok kurcalarsan o kadar tatsizlasiyor. Grip olmuşken internette biraz araştırma yapınca kanser oldum ben diye doktora gittiğimi biliyorum. Bir de sanırım bir miktar "One life, Live it!" olabilir. 

7. Arkadaşların senin hakkında ne düşünür?
Kimseye sormadım bugüne dek ama sanırım komik ve kötü gün dostu olduğumu düşünüyorlardir. Acil durumlarda ilk aranan olduğum çok oluyor çünkü.

8. Ailen senin hakkında ne düşünür?

Bile bile lades diyen, bilinçli olarak hatalara sürüklendiğimi düşünüyorlar bence. Hep bu yönde eleştiriler duydum bir süre çünkü. Şu an ise annem tamamen inatçı bir kadın olduğumu söylüyor. Hatta bizim ailede benim kadar inatçı kimseyi görmediğini de ekliyor. Haklı mı? Haksız değil diyelim.

9. En çok düşündüğün şey? 
Şey? Insan soyleyemiyoruz demek ki. Yoksa iki isim var aklımda. "Şey" dersek de bitirmek istediğim felsefe ve tamamlamak istediğim akademik bir çalışma. Ikisi de zihnimi 7/24 meşgul ediyor desem yeridir.

10. 2+2?
Onu bilmiyorum ama 1+1'in bazen 2 ' den fazla ettiğini düşünüyorum. Öyle bir bütünleşme düşün...

11. En iyi arkadaşın hakkında ne düşünüyorsun?
Şu an iki tane en iyi arkadaşım var. Ve ikisi de son derece samimi ve eğlenceli. Hani sohbetine doyum olmayan, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım. Ikisi de ölene dek hayatımda kalsın istiyorum.

12. Hayat hikayen nedir?

Aslına bakarsan çok iyi kurgulanmış bir öykü. Tüm karakterler en iyi şekilde yerleştirilmiş. Ve kişilik betimlemeleri çok iyi yapılmış. Giriş kısmı gayet başarılı. Maddi manevi rahat geçiririlmiş  bir bölüm. Gelişme kısmı üniversite ile başlar sanırım. Iyi arkadaşlar, kötülük yapan kimse olmamış. Kazık yeme durumlarına da pek rastlanmamış. Son dönemde ağır aksaklıklar olmuş tabi senaryo gereği ama yere kapaklandiysam bile her seferinde kalkıp dizlerimdeki tozları silkeleyip yola devam edilmiş. Halen de ediyorum. Sonuç bölümünden de umutluyum. Herşey güzel olacak. Bekle gör politikası izleyeceğiz.

13. Büyüyünce ne olmak istiyorsun?
Fotoğrafçı filozof. Bir de hep yaşlanan ama hiç büyümeyen bir homo sapiens.

14. Hoslandigin insanı görünce ne düşünürdün?
Saçlarım iyi görünüyor mu? Şaka tabi. Umarım sohbeti de eglencelidir diye düşünürüm.

15. Düğününde hangi şarkı ile dans edeceksin?
Bııızzt  geçiniz. 

Gelelim benim kimleri mimleyecegime. 
eli yüzü düzgün öğretmen kız ve de Berkay Abalı yi seçtim gitti. Hadi bakalım...






24 Ekim 2015 Cumartesi

wonderful tonight

"Renkler  içinde  en deli renktim, 
Yemin ederim ben en çok seni sevdim ..."

   Hayal kurmayı unutalı o kadar uzun zaman olmuştu ki. O kadar uzun süredir boşluğa bakıp kimseyi düşünmüyordum ki, sanırım  biraz afalladım. Umut etmeyi bile kendime ihanet olarak görüyordum. Yaşadığım onca olumsuz deneyim yüzünden kendimi öyle suçluyordum ki adeta mutlu olmayı  haram kıldım kendi kendime. Hep kötü tecrübeler,  hep bir diken üstünde oturmalar, hep temkinli davranmalar. Kendimi anlatmaya bile usenir  olmuştum. Ben yıldızları gösterdikce parmak ucuma  bakan insanlar. Hep güçlü olmaya çalışmak, hep gözyaşlarını saklamak. Küçük çocuklar gibi ağlamak için gece olmasını beklemek... Yastığa kafamı gömüp içime akittigim damlalarimin yastık kılıfinin  üzerinden buharlaşmasini  kaç gece izledim saymadim bile. Tüm bunlar insani nasıl yoruyor anlatamam. Yaşlanıyor insan. 30'lu yaşlarındaki bedenim 100 yaşındaki ruhu taşıyamaz hale geliyor. En sonunda da ammmaannn  beee diyip herseyi olduğu gibi bırakıyor. 
    Ama zaman yerinde saymıyor. Herşey gelip geçiyor. Cam kırıkları kalbimi acıtmaya mutlaka ki devam ediyor. Arkada Eric Clapton "wonderful tonight"  söylüyor. Ve ben dinlemeye kalbimin dayanamayacagini sandığım tüm  parçaları tekrar açıp  dinlemeye başlıyorum. Sağanak yağış altında kimsenin olmadığı bir sokakta avuç içlerimi gökyüzüne çevirip yüzümü yerden kaldırıyorum. Inatla gözlerimi kapatmamaya çalışıyorum. Tatlı su... gözyaşımın tuzundan sonra nasıl da iyi geliyor. Gulumsedigimi kimse görmesin istiyorum. Koskoca kadınım ya hiç yakışık almaz. Ayıplarlar  mazallah. Birinin yüzü geliyor gözümün önüne. Yüzünün tüm hatlarıyla zihnimde beliriyor. Içime  umut dolduran. Üzmeye, kırmaya ödümün koptuğu. Saçlarım islaniyor. Yağmur iyidir saçı güçlendirir. Yok o nisan yağmurları için geçerliydi sanırım. Sardığım yaralarım tekrar kanarsa diye ölesiye korkuyorum. Ama kendimi alamıyorum da yaşamaktan.   
    Yağmur devam ediyor. Artık gözlerimi hiç açamaz hale geliyorum. Saçlarım yüzüme yapışmış yürümeye devam ediyorum. Telefonu alıyorum elime. Damlalar doluşuyor ekrana. Üç kelime yazıp gönderiyorum. Gerçekten hakettiğini düşündüğüm kişiye. Şarkının son cümlesini de ben tamamlıyorum:
"Oh my  darling,
you were wonderful tonight".


Fotoğraftaki yazı da 2003 yılındaki günlüğümden alıntı. Defterin fotoğrafı yani :) herkese sevgiler. 




24 Eylül 2015 Perşembe

umutlu bayramlar...

En son 4 yıl önce bu kadar yalnız bir bayram geçirmiştim. Ailemden ayrı ilk bayramimi, umutlarla gittiğim yabancı bir şehirde ilk gününü tek başıma geçirmiştim. Nasıl hüzünlü, nasıl dokunaklıydi. Sonradan kat kat hüzünlü günlerim hatta aylarım olacağından habersizdim elbette. Sonra başka bayramlar geldi, başka özel günler,  Başka herkesin tüm sorunları rafa kaldırıp mutlu geçirmeye çabaladigi ama bizde hicbirseyin degismedigi günler. Hepsinde yine yalnızdım. Hepsi geçiyor, gidiyor, unutulmuyor da eskisi gibi hatirladikca kalbini delik deşik etmiyor. Tabi kalbindeki cam kırıkları,  kalbin attiginda ara sıra kanatmaya  devam edebiliyor. O ayrı.
Bu bayram oglumla yine yalniziz. Annem ve abim sehirdisinda. Ana-ogul kaldık. Dalga geçerek söyleyip üstüne bir gülümseme eklesem de gerçekten "başta ana yok baba yok" durumu oldu. Böyle zamanlarda yaşın çok önemi olmuyor bence. Hep bir eksik kalıyor insan. 32 yaşındayım ama yine de üzülüyorum. 
Bir de...
Beni asıl yakan babamsız ilk bayramim olması. Ilk kez suratimda hınzır bi siritmayla  "babacığım alayım harçlığımi? " diyemedim. O da yasima basima bakmadan hep harçlık verirdi mekani cennet olsun. Son 2 senedir üstüne bir de benim bucure harçlık verirdi. Benim için bayram demek büyümemek demekti. Ne olursa olsun içinde bir hevesle bayram sabahına uyanmak, içimin umutlarla dolması demekti. Oglum büyüdüğünde de bu hevesli ruh halimi kaybetmeyecegim biliyorum. Ve buyuk ihtimal o da dalga geçecek bu çocuksu halimle. Ama bu bayram çok buruk. Babamı opemedim, sarilamadim. Onun yerine gidip mezarına önce gözyaşlarımı sonra da şişe şişe suları döktüm. Ben hep konuştum babamla. Tam 45 gün oldu babam gideli. Ve ben hep onun toprağını okşayarak konuştum. Sanki orada yapayalnız kalmış ve bizi bekliyormus gibi sık sık gittim. Sanki gönül koyar, üzülürmüs gibi. Inanclarim sağlam, oradaki sadece bedeni biliyorum ama bizim için madde ön planda olunca bedenini tek başına bırakırım diye hep üzüldüm. Beni duyduğuna, dilediğine inandım hep. Hep anlattım. Ilk cümle hiç değişmedi: "babacığım ben geldim,  sen de beni özledin mi?". Giderken de hep aynı cümleyle; "şimdi gidiyorum ama yine gelicem biliyorsun hep seninleyim sakin korkma". Abimin dediği gibi farklı bir boyutta acı çekiyorum sanki. Bugün oğlum sordu: 
- annecim dedem seni duyuyor mu? 
    - bilmem, bence duyuyor. Sence? 
    - bence duymuyor. 
Belki de haklıdır bilmem ki...
Herkese hüzünlerden uzak,  mutlu ve umutlu bayramlar dilerim.